Beta
  Haberler      Albümler      Söyleşiler      Konserler      Makaleler      DVD Bootleg      Biyografiler   


eskidefterler

  > KRAMP'IN 25. YIL KONSERLERİ BAŞLIYOR
Çeyrek Asıra Sığmayan Umudun Şarkısı
  > GOBLIN
Goblin ve Dario Argento İşbirlikleri Üzerine Uzun Uzun...
  > BULUTSUZLUK ÖZLEMİ
Bulutsuzluk Özlemi’nin Yirminci Yılı Üzerine Nejat’la Otuz Yılın Muhasebesi

<< Yeni - Eski >>



BULUTSUZLUK ÖZLEMİ
Bulutsuzluk Özlemi’nin Yirminci Yılı Üzerine Nejat’la Otuz Yılın Muhasebesi


Türk Rock’ının tarihi ile ilgili bir kaç kelam edecek her kişi istese de istemese de Bulutsuzluk Özlemi’nden bahsedecektir. Nejat Yavaşoğulları’nın 20 yıl önce kurduğu grup, geçen zamana rağmen hem kalıcı hem de ilkeli bir şekilde yoluna devam ediyor. Kuruluşunun 20.yılını 'Uçtu Uçtu', 'Yol' ve 'Güneşimden Kaç' adlı albümlerini kutu set halinde yayımlayarak kutlayan Bulutsuzluk Özlemi, 31 Temmuz Pazartesi gecesi de yıldönümü sebebiyle İstanbul Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda geniş katılımlı ve sürprizli bir konser verecek. Ben de bu konser öncesi üçlü albüm sebebiyle yapmış olduğum sohbeti sizlere sunayım dedim.
Bulutsuzluk Özlemi Çizimi Aptülika'dan
Çizim :
APTÜLİKA (Çizimin büyük hali için üzerine tıklayın)


(Bu röportajın dörtte birlik bölümü daha önceden “Haftalık” dergisi’nde yayınlanmıştı. Orada yeralmayan ve daha çok rock müzikle ilginenleri alakadar edeceğini düşündüğüm bölümleri de ekleyerek RockBank’da yayınlıyorum. Haydi buyrun, Bulutsuzluk Özlemi’nin 20. yıldönümü sebebiyle yapılan röpörtajda 30 yıl öncesinden bugünlere bir yolculuğa çıkıyoruz.)


NEJAT YAVAŞOĞULLARI : Bu üçlü albüm setinin ismine “box” denilmesi pek içime sinmiyor hani. Buna Türkçe bir isim bulabilirdik. Mesela “kutu” diyebilirdik

APTÜLİKA : Çıkan üçlü albüm setinde “Box” falan yazısına rastlamadım.
N.Y: Orada yazmıyor ama basında genelde bu isimle anılıyor ve tanıtımlarda da bu şekilde kullanılıyor.

A: Peki “box” yerine başka bir tanım bulma imkanı var mı?
N.Y: Valla ben bu albümün hangi isimle isimlendirileceği konusunda hâlâ arayışlar içersindeyim. Neyse ki bu üçlü setin kapağında da “box” diye birşey yazmıyor. Biz ona Türkçe karşılığı olarak “kutu” diyelim. Kutunun içinde üç Bulutsuzluk Özlemi albümü.

A: 20’inci yıl sebebiyle olduğu için “20’inci Yıl Kutusu” da diyebiliriz
N.Y: Evet öyle bir şey... “20’inci Yıl Paketi” ya da...

A: 20’inci yıl dedik de aklıma daha önceleri bile geldi. Kendi adıma gururlandım bir yandan da çünkü grubun en eski takipçilerinden bir olduğumu anladım.
N.Y: Başından beri işin içindesin diyebilirim.


Yıl 1975 Ve Memlekete Örövizyon Diye Birşey Gelir
A: Hatta Bulutsuzluk Özlemi öncesinden bile takipçiymişim. Bir Eurovision yarışmasıyla seninle karşılaşmıştım. Yıl 1975 ve ben 13 yaşındayım, seni o ilk yarışmanın finalistleri arasında “Caniko” isimli parça ile görmüştüm. Sanırım o gün yarışmaya Reha ve Nejat ikilisi olarak katılmıştınız. Açıkcası hemen farklılık dikkat çekiyordu. Bunun sebebi de gizliden gizliye rock’n roll ögeleri taşıyan bir parça olmasıydı.
N.Y: Rock formatındaydı ama rock’n roll diye isimlendiremiyorduk. O yarışmanın atmosferi içersinde bizim şarkı orkestrasyonla falan filan başka bir şekle dönüşmüştü.

A: O zamanlar rock yapılsa bile tam telaffuz edilemiyor muydu?
N.Y: Fakat şunu gözlemledim ki, Türkiye’de Rock müzikteki gelişmeyi son zamanlarda ortaya çıkmış bir açılma olarak görmemek lazım. Türkiye, her zaman dünyada ortaya çıkan müzikleri yakından takip etmiştir. Mesela Tango dönemi yaşanmıştı. Ondan sonra operetler dönemi... O “Lüks Hayat”lar falan...Bunların hepsi Avrupa ve dünyada çıkışlarıyla birlikte bizde de yaşanmıştı. 1950’lerde Elvis Presley ortaya çıkınca, hemen bir, iki yıl içersinde Erol Büyükburç, Gökçen Kaynatan gibi insanlar bu tarzda işlere imza atacaklardı. Üstelik bunu bire bir aynısını söyleyerek değil, kendi müziklerini, bakışlarını ortaya koyarak yapmışlardı. Hatta bu konuda senteze bile gitmişlerdi. İşte türküleri de alıp, o şekilde çalarak. Hatta Erol Büyükburç “Little Lucy” diye İngilizce bir beste bile yapmıştı. Bu parça Türkiye’de bir dönem “hit” olmuş ve damgasını vurmuştur. Bu, ülkenin taklitçilik yeteneği olmasından çok dünyayla alışveriş yapmayı bilen bir toplum olduğumuzu gösterir.

A: Bu iki kıtayı birleştiren bir coğrafyada olmamızdan mı kaynaklanıyor acaba?
N.Y: Ayrıca bir imparatorluk geçmişi yaşamamızdan da kaynaklanıyor olabilir. Hani biz dünyada önemli bir coğrafi noktada, önemli ilişkileri olan bir gelenekten geliyoruz. 1918’de Bakü’de Türk bayrağı vardı. 1922 yılına kadar Bosna’da Türk garnizonu bulunuyordu. Biz de onların torunları olarak, bu birikimleri taşıyoruz ama farkında değiliz. Benim üç sene evvel Makedonya’ya bir ziyaretim olmuştu. Orada Türkçe’nin bayağı geçer bir dil olduğunu gördüm. Orada ve diğer Balkan ülkelerinde Türkçe, kullanılabilecek ve anlaşma sağlanacak bir dil gibi. Mesela çarşılarının adı, “Çarşıya”. Gene Doğu’ya doğru baktığımızda Sovyetler’in dağılışından sonra Azeri’lerin bizim gibi Türkçe konuştuklarını görmüş olduk. Bunun böyle olduğunu danha önceden de bilir gibiydik ama şimdi yakından anlamış olduk. Dolayısıyla şu Türkçe, şiveleri, aksanları, yöresel diyalekleriyle büyük bir coğrafyada konuşuluyor. Belki de bunun merkezinde de Türkiye var. Aslında bu da hiç küçümsenmeyecek bir etkinlik alanı. Mesela bizim Bulutsuzluk Özlemi konserine Bakü’den birisi gelmişti. Müzisyen bir ailenin kızıydı. Bizim “Felluce/ Bağdat” CD’mizi oradaki bir müzik mağazasından alıp dinlemiş.

A: Daha önceki Bulutsuzluk Özlemi” albümleri de oralarda yayınlandı mı?
N.Y: Bilmiyorum ama dinleyenlerin olduğunu biliyorum. Geçen hafta bir konserimiz olmuştu. O konsere Kuzey Irak’dan iki tane çocuk gelmişti. Taa oralardan buraya konser için gelmişlerdi. Çocukların tiplerine baktım işte, saçları, kıyafeti falan tipik rockçı görünümündeydiler. Onlara “oralarda bizi dinleyen var mı?” diye sorduk. “Olmaz olur mu?” diyorlar. Bizi devamlı dinliyorlarmış ve “Felluce” şarkımız Felluce’de devamlı çalıyormuş.

A: Eurovision’a ikili olarak katıldığınız yılları şimdi tekrar bir hatırlıyorum da, insanların sizin yaptığınız müziğe bakışı biraz mesafeliydi. Türkiye’de yapılan bu ilk Eurovision’a katılma sebeplerin arasında “Beni burada anlamıyorlar, bu yarışmaya katılayım da Avrupa’ya kapağı atayım” diye bir düşünce var mıydı? Açıkcası bu tip düşünceler her daim olmuştur.
N.Y: Yok öyle bir düşüncem olmamıştı açıkcası. Ben kendimi bildim bileli, lise dönemimden beri hep bir grupta çalıyor oldum. Kafamda hep, kendime grup müziği içersinde bir yer tasarlamıştım. Haydarpaşa Lisesi’nde okumuştum. Ki o lise’den çıkan gruplar, müzisyenler de çok esaslıydı. Bir döneme damgasını vurmuş olan Milliyet gazetesinin “Liselerarası Müzik Yarışması’nın da çok önemli olduğunu belirtmeliyim. Bu yarışmanın Milliyet gazetesi tarafından tekrar düşünülmesi gerektiğini de bir anektod olarak burudan belirtelim hani. Benim lise bitmiş ve Güzel Sanatlar’ın (Şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi) Mimarlık Fakültesi’nde okuyorum, dersler ağır ve zor. Bununla birlikte gruplarımızla da müzik yapıyoruz. İlk önce “As Limited” isminde bir grubumuz vardı, sonradan “Kollektif” adını alacaktı. İşte o sıralar ben Nino Varon’a gittim. Onu tanıyan İskender isimli bir arkadaşımız vardı. Onun vasıtasıyla gittim. Nino Bey o dönemin müzik aleminin en usta prodüktörüydü. Nino Varon benim şarkıları dinledi ve ardından da “Oğlum, bunlar çok uçuk şeyler. Dur bakalım senin beklemen lazım. Bunlar cesaret isteyen şeyler” dedi.

A: Nino Varon her ne kadar pop müzik prodüktörü olsa da müziğin her türünü bilen biri.
N.Y: Evet evet konusunda çok hakim ve herşeyi bilen biri. Ayrıca çokta sempatik bir insan. O sıralarda Nilufer’le falan ilgileniyordu. O görüşmenin ardından biraz zaman geçti ve Nino Varon bana telefon etti; “Gel, seni bir yarışmaya sokmaya karar verdik” dedi. Açıkcası ben grup müziği yapıyorum falan derken, yarışma için bana bir şarkı seçmişler bile. Ben de onlara bir şarkıyla bir ihtimal olacağına iki ihtimal olsun dedim. Reha diye bir arkadaşım vardı. Gitar çalmayı ben biraz ondan öğrendim. Reha ile oturduk, “Hangi şarkıyı yapalım” dedik ve “Caniko”yu yapmaya karar verdik. Aslında bu parçayı Reha söyleyecekti. O sırada Attila Özdemiroğlu da bize bant hazırlıyor ve bize dönerek, “o ilk getirdiğiniz prova bantında şarkıları kim okuyordu” diye sordu. İkimizin birlikte söylediğin belirtince de “ İkinizin sesi gayet güzel oluyor, gene beraber söyleyin” dedi. Böylece biz Nejat ve Reha ikilisi olarak yarışma için bandı doldurduk. Bunun üzerinden 3 ay falan geçti, bir sabah, Reha beni telefonla aradı ve “Oğlum, finale kalmışız” dedi. İşte o Eurovision macerası da böyle oldu.

A: Reha da Güzel Sanatlardan mıydı?
N.Y: Yok, Reha yaş olarak büyüktü benden, İstanbul Üniversitesi, İktisat’dan mezundu. Şimdi de “Goodyear”ın Dubai’de satış müdürlüğünü falan yapıyor.


İstanbul Bilsak, Bodrum Mavi
A: 1975’deki Eurovision’dan sonra neler oldu?
N.Y: O yıllar biraz zor yıllardı. TRT denetimi falan vardı. Sonunu getirmedik yani. Ben Reha ile yaptığımızdan sonra “Sen Diyorsun ki/ Yalnız Kalma” parçalarının yeraldığı bir 45’lik daha yaptım. O parçalar denetimden geçmedi. Belki geçseydi, şu an ki durumum farklı olabilirdi. Bunların ardından askerlik dönemi geldi, geçti falan sonunda 80’li yıllara vardık. Mehmet Güreli’yi eskiden beri tanırdım. O, bir gün bana konser yapalım dedi. Biz Kozyatağı’nda bir evde arkadaşlarla çalıştık, ardından Hodri Meydan Kültür Merkezi’nde “Nejat Yavaşoğulları – Mehmet Güreli” diye bir konser yaptık. Bu da 12 Eylül döneminden sonra olduğu için toplum, sanatsal faaliyetler açısından çok uyuşuktu. Konser yapıyoruz, bizi tanıyan eden yok bununla birlikte tanıtım da az, ama ben mesela şunu hatırlıyorum ; Taksim Meydanı’nda bile bizim afişler yapıştırılmıştı. Hatta fotoğrafını bile çekmiştim, bir yerlerde duruyor. Aslında Hodri Meydan’da ilginç konserler de oluyordu, o dönemlerde. O konseri Nejat Çetinok sunuyordu. Böyle bir konser yaptık. Ben gene ne yapacağımı bilmiyordum. Gazeteci Zeynep Avcı vardı. Beni tanıyor, bestelerimi biliyor. Bana “Bilsak’ta bir şeyler düzenliyorum, sen de burada konser yapar mısın?” diye sordu. Ben bu fikri kabul ettim. Ve Sina iyi bir piyanist olarak aklımda kalmıştı. Onu Galatasaray Lisesi’nin Şenliği’nde dinlemiştim. O gün çok yetenekli ve sempatik gelmişti bana. Geldi işte, Timur Selçuk şarkıları çaldı, piyanodan. Bir de çok rahat tavırlarıyla bütün salondakileri etkiledi. Tek başına çaldı. Konser günü “İş var bu herifte” dedim. Zaten Sina’yı da bana, ortak tanıdığımız Haluk diye bir arkadaş önermişti. Bir gün bana Sina’yı getirdi, “Bak böyle bir herif var, babası da hapiste” diye. Babası Doğan Koloğlu o günlerin ortamında 12 Eylül’den zarar gören aydınlardan biriydi. Böylece Sina ile çalışmaya başladık. Bir piyano, bir de akustik gitar şeklinde çalışıyorduk. Sonra bu ikiliyi biraz zenginleştirelim dedik ve ‘Hacı’ Murat dediğimiz davulcu Murat Özbek’i davet ettik. Murat; “Çalayım ama benim yanımda biri var. Bordum’dan beri peşime takıldı. O da bende kalıyor. Kendisi bas çalıyor, o da gelsin mi?” önerisini getirdi. Biz böylece bir anda 4 kişi olduk. Bu kadroyla Bilsak’ta konsere çıktık. İşte o konserde de 40, 50 kişi vardı.

A: Bu Bilsak’ın rock bar olmasından çok önceleri olsa gerek.

N. Y: Tabi ondan çok çok öncesi. 84, 85 yılları gibi bir zaman dilimiydi. Hatta ben Nazım Hikmet’in “Şeyh Bedreddin Destanı”nı falan bestelemiştim. Orada onu da okuyorduk. Geçen seneki roportajda bu bestemi konuşmuştuk seninle, bu hâlâ proje olarak duruyor hani. Bunu da, Bulutsuzluk olarak yapmamız gereken işlerden biri diye düşünüyorum. Bir bölümde benim bestelerim, bir bölümde de “Şeyh Bedreddin Destanı”nı çaldık. İşte o konserde en çok ilgi uyandıran şarkı da “Kütürdet Beni Rutubet” olmuştu. Gene onu takiben “Hezarfen Ahmet Çelebi” beğenilen parçalar arasındaydı. Bunun ardından Taksim Sanatevi’nden teklif aldık. Biz Pazartesi ve Perşembe geceleri saat 22.30’da Taksim Sanatevi’nde program yapmaya başladık.

A: O dönem rock barlardan falan eser yoktu. Dolayısıyla bir ilki gerçekleştiriyordunuz.

N.Y: O dönem Aqua, Egzotik Band, Ra gibi gruplar vardı. Ama bar olayları yoktu. Hani o ‘Hacı’ Murat’ın peşine Bodrum’dan takılıp gelen bascımız vardı ya o, bizim kayıtları Bodrum “Mavi Bar”daki Haluk’a dinletmiş. Mavi de canlı müziğin bilinçli ya da tesadüfi öncülerinden bir mekan. Orada Grup Gündoğarken, Bülent Ortaçgil, Yeni Türkü falan haftanın belirli günleri müzik yapıyorlardı. Haluk dinlemiş, beğenmiş ve beni aradı ; “Şu bayram tatilinde, gelin, çalın” dedi. Ben de “meşhur olmak peşinde koşan biri değilim”, diye düşünüyorum ; “Haluk, ben umutsuzum yani, bu şarkılar adam olmaz” gibisinden laflar ettim. O da bana dedi ki; “Hayır bu şarkıları başkalarının dinlemeye ihtiyacı var. Sen sadece kendi açından bakma, ayrıca senin yaptığın da toplumsal bir iş aynı zamanda” . Böyle denilince, biz de “peki o zaman” dedik ve gittik. Bodrum’a gitmeden önce de davula Filip (Sümbülkaya) gelmişti. Bas gitarda Kanöz vardı. Çünkü eski eleman Çoskun nerde akşam orda sabah deyip gezmeyi seven biri olduğu için plak çalışmalarının zor olacağını düşünmüştük. Böylece gittik Bodrum’a. Orada bir çaldık, millet “Bu ne yahu” falan demeye başladı. Biraz gürültülü çalmışız. Ardından gelen günlerde onlar bizi, biz onları anladık ve devam ettik.


İlk Albüm
A: Bu sizin tanınmanızı sağladı. Albüm fikri oradan sonra mı gelişti?
N.Y: Dinleyenler hep bunları kaset yapmamızı söylüyorlardı bize. Sina burs bulmuştu ve Paris’e okumaya gidecekti. O yüzden bir gün içersinde ilk albümü çaldık, kaydettik. Sonra da ben eksik kalan işlerle uğraştım. Yani binbir zorluk içinde, işte anfi buluyorsun falan filan içinde o albümü yaptık, bu sefer çıkartacak firma aramaya başladık. Unkapanı’nda o sıra çok zorlandım yani. Hiç kimseyi bulamadım.

A: O dönemler, arabesk dışında, tanınmış isimlerin bile çok zorlandığı dönemlerdi.

N.Y: Herhalde yani. İşte bunlar Anadolu’ya kaset gönderiyorlar. Vadeli çekler alıyorlar. Çekler karşılıksız çıkıyor. İflas ediyorlar falan filan. Ben şimdi ilk albümde miydi, “Uçtu Uçtu” da mı tam hatırlıyamıyorum. “Uçtu Uçtu”daydı galiba... “Göksoy Plak”a gittim. O zamanlar Zülfü’yü (Livaneli) çıkartıyordu, iyi bir plak şirketiydi. Onlara gittiğimde “Ben bu şarkılarla uğraşmam” demişti. Selda (Bağcan) “Major Müzik” teydi. Onlar benim albümü basmayı kabul etti. “Uçtu Uçtu” albümünü bastırmak için anlaşmıştık, Pazartesi randevuye gittim. Bir de baktım ki şirket iflas etmiş. Neyse durum böyleydi. İşte ilk albüm için şirket bulmakta zorlanıyordum. O sıralar Fikret Kızılok’la Bülent Ortaçgil’in “Pencere Önü Çiçeği” adlı kasedi çıkmıştı. Bunu çıkartan firma “Piccatura”ydı. Ben de onlara gittim.

A: Orası da plak şirketinden çok bir müzik mağazası gibi bir yerdi galiba.

N:Y: Altında satış mağazası olan bir yerdi. Bakırköy’de Mustafa Kaynakçı’nın müzik mağazasıyda. Çıkarmayı kabul etti ama “Benden para mara beklemeyin. Onbin satışa kadar bir şey yok” dedi. Ben de tamam dedim. Oradan albümü çıkardık. Gene de Hey başta olmak üzere bazı dergilerde bazen olumlu, bazen olumsuz eleştrilerle bahsedildi. Mesela Ali Kocatepe’nin bir eleştrisini hatırlıyorum, o zamanlardan. “Ben Nejat Yavaşoğulları’ndan daha iyi birşeyler beklerdim” gibisinden bir tenkit yazmıştı. Biz tabi o albümde fazla uğraşamadık. Tek seferde kaydettik. Fakat bu albümde bize yeni imkanlar, yeni yollar yarattı.


Gitarların Havada Uçuştuğu Konser
A: O albümden sonraki dönemde Ortaköy Kültür Merkezi’nde verdiğiniz bir konserde Murat Net’in Sina’nın klavyesini havada uçurmasını hatırlarım. Murat kendince sololar atarken klavyeye takılıp havada uçuruyor, ardından Sina da kavyenin peşinden havada tutmaya çalışıyor.
N.Y:Evet evet öyle şeyler oluyordu. Bu “Uçtu Uçtu” albümünden önceki dönemdi ve bayağı basında yeralırdı. İşte Ortaköy Kültür Merkezi’nde yaptığımız konserler olay olurdu. Dinleyici sayımız artmıştı.

A: O günkü konserde olsun, Akın’ın (Eldes – gitarist) gruba katıldığı konserde olsun hatırladığım bir şey de Filip’in (Sümbülkaya – davul) karizmasıydı. Seyircilerin büyük bir çoğunluğu Filip, Filip diye bağırıyordu. Ben hep, Filip’in önceden bir grubu olduğunu düşünüyordum. Çok acayip hayranları vardı.

N.Y: Filip iyi bir rock davulcusuydu. Oldukça da “Hard Rock” geleneğine uygun çalardı. Mesela o konserde üç buçuk saat çalmıştık. Eski gelenek diye parçaları soloya musait hale getirmek için uzatıyordum.

A: OKM’nin yönetimi size salon veriyordu ama sizin konserleriniz oranın alışkanlığına göre yüksek volümlü ve de gelenleri oldukça hareketli ve çılgındı. Yönetimden tepki alıyor muydunuz?
N.Y: Rock konserleri onları korkuturdu. Ama onlarda orada bir faaliyet göstermek istiyorlardı. Biz mi tutuyorduk onlar mı teklif ediyordu, bunu da pek hatırlayamıyorum. O konserin Hey dergisinde çıkan küpürünü hatırlıyorum mesela. “Gitarlar Havada Uçuştu” falan diye başlık atmışlardı. Ben balıkçı çizmeleriyle falan çıkmışım konsere. Demekki ilk albümden sonra bunları yapabilmişiz. Sağda solda bir sürü konsere çıkıyorduk. Bizle bazı müzik kulüpleri ilgilenmeye başladı, üniversitelerde. Onlar konsere çağırdı. Ve biz her konserde biraz daha nasıl çalacağımızı, nasıl iletişim kuracağımızı öğreniyorduk. Böylece yavaş yavaşta rahatlıyorduk. Aslında kapasitelerimiz daha yüksekti de yansıtamıyorduk bunu. Başka türlü nedenlerden dolayı. Birbirine alışkın değilsin, herkes ne çalacağını düşünüyor, o sırada normal konsantrasyonunu yitiriyorsun falan.


Grup Bulutsuzluk Özlemi
A: O ilk albümde Bulutsuzluk Özlemi grubun değil, albümün ismiydi, yanılmıyorsam.
N:Y: Hani birazcık kendimizi tanınıyor gibi de zannediyordum. Ayrıca o dönem benim solo durumum da vardı. Solo mu devam edeyim, gruba mı dönüşelim düşüncesindeydim. Dolayısıyla bir Bulutsuzluk Özlemi lafı vardı zaten. İlk albümde de “Bulutsuzluk Özlemi” altında da “Nejat Yavaşoğulları” yazıyordu. Çünkü ; o albüm de, kadro olarak bir takım isimler olmasına rağmen, benim tek başına tamamladığım bir albümdü. Daha sonrasının nasıl bir şey olacağını da bilemediğim için o şekilde çıktı, o albüm. Sonra biz konserler verdikçe daha bir gruba doğru dönüşmeye başlayacaktık. Şöyle söyleyeyim ; ilk albüm benim ismimle çıksa da herşeye rağmen grup olarak algılanıyorduk. Bu Taksim Sanatevi’nde de böyleydi. Bize röportaj yapmaya bir sürü insan gelirdi ve “Grubun adı ne?” diye sorulurdu. Şöyle akılda kalıcı bir isim olması lazım. Hem bir yabancı kolay söylesin hem de bizden biri. Akılda kalsın, güzel bir anlam taşısın...

A: Bulutsuzluk Özlemi ismi ilk kez albümden sonra mı geldi.
N.Y: Bizim Bilsak’ta verdiğimiz ilk konser vardı ya, oradaki afişe “Nejat Yavaşoğulları Konseri” yazacaktık. Ancak ne konseri sorusuna tırnak içinde “Bulutsuzluk Özlemi Konseri” diyecektik. Yani grubun ismi olmasa da o ilk konserin ismi “Bulutsuzluk Özlemi”ydi.

A: Bu ilk konserden dolayı mı gruba bu ismi verdiniz.
N.Y: Yok, açıkçası benim aklımda “Mor” diye isim olması düşüncesi vardı. Bir ara “Fevaran Kumpanya” düşünmüştüm. Ferhan Şensoy’a “Nasıl?” diye sorduğumda “’Fevaran’ koy” demişti. Sina o sıralar Cumhuriyet’de çalışıyor. O da gazetecilerden birine “Grup Bulutsuzluk Özlemi” demiş. Etrafta müzik topluluklarının isminin başına “Grup” ibaresi getirme modası da var. Bizimki de buna uyarak “Grup Bulutsuzluk Özlemi” demiş. Ben de Sina’ya “Lan sen ne yaptın!“ dedim. Hem olumsuz ifade içeriyor, bu kadar uzun isim mi olur diye kızdım ona. Sina’nın emri vakisiyle Bulutsuzluk Özlemi ismi kaldı. O dönemler Grup Gündoğarken var...Mozaik var... Grup Ezginin Günlüğü var. Yani başa grup ibaresi getirmek pek moda. Bizim Sina da işte bu Gup Ezginin Günlüğü’nden etkilenerek bize de Grup Bulutsuzluk Özlemi ismini uygun bulmuş.

A: Bu arada senin Tiyatro müziği yaptığın bir dönemde vardı. Hatta Dostlar Tiyatrosu’ndaki “Galileo Galile”de seni sahnede bile görmüştük.
N.Y: Ondan önce Ferhan Şensoy’un “Şahları da Vururlar”ı vardı. O zaman grup yoktu daha. Ben askerdeyken başlayan bir süreçti bu. Askerliği Büyükçekmece’de yapıyordum. Geceleri kaçıp, gelip Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncuları Tiyatrosu’nda sahneye çıkıyordum. Ve sahnede müzik yapıyordum. Ondan bir sene sonra da Genco Erkal bana teklif getirdi ve “Galileo Gelile”ye müzik yaptım. Aynı zamanda sahnede de rol aldım, çünkü oyunda müzisyen motifi vardı. “Galileo”da Zeynep Irgat mandolin, bende gitar çalıyordum. Biraz İtalyan havası yaratıyorduk. Daha sonra oyuna Sumru Ağıryürüyen geldi. O da Mozaik grubunun elemanıydı. O da ayrılınca Şahika Tekant o role geldi. Yani Şahika’nın İzmir’den İstanbul’a ilk gelişi bu oyunla olmuştu. O dönemde grup falan yoktu daha ve ben tiyatro müzikleri yaparak tanınıyordum. Ezel Akay’la da dostluğumuz o günlerden başlar.

“Acil Demokrasi”
A: Bir de benim hatırımda kalan bir hadise daha var. Güzel Sanatlar Akademisi’nin kantininde otururken devrimci bir gece için bilet satıllıyordu. O geceye katılan bir sürü devrimci müzik grubunun içinde Bulutsuzluk Özlemi de vardı. Bende o bilettten alıp Şan Tiyatrosu’ndaki o geceye gittim. Sanırım Gökyüzü isimli bir gençlik dergisinin adına yapılan bir konserdi. Hatta Grup Yorum bile ilk kez orada çıkmıştı. Sizin gibi rock yapanlara değil sıcak bakmak akustik gitarla Nazım Hikmet şiirinden beste okuyanlara bile burun kıvrılıyordu. Varsa yoksa bağlama ile çıkanlar alkışlanıyordu. Siz sahneye çıktığınızda neredeyse bütün salon boşaldı ve insanlar sigara içmek için dışarı çıkmıştı. İzlemek için kalanlar arasında ben de vardım ve topu topu 4 kişiydik. Tepki verip dışarı çıkanlardan bir kısmı gürültülü müzik, bir kısmı da saz yok diye tepki vermişti.
N.Y: O verilen tepkilere ben de tepkiliydim hani... Bu kadar tutuculuk olamazdı yani.

A: Onun üzerinden bayağı zaman geçmişti ve senin dediğin insan hakları konserinin yapıldığı günün ertesinde Hıbır dergisinde çalışıyordum. Bağlı bulunduğumuz İnterpress’in bünyesinde çıkan Nokta’da çalışan Erdir Zat masama gelip; “Aptül, keşke dünkü konsere gelseydin” dediğini hatırlıyorum. “’İnsan Hakları Gecesi’nde Bulutsuzluk Özlemi diye bir grup çıktı ‘Acil Demokrasi’ ile herkes dans etti” dedi. İçimden gülmüştüm hani. O konser gerçekten bir milad gibiydi.

N.Y: Gerçekten o gün bir milad gibiydi. Basın bizi o konserde feci şekilde keşfetti. O insan hakları konseri bir kaç defa ertelendi. Konserin gelirinden hapistekilere yardım gidecekti. Devamlı ertelendiği için bizler basın toplantısı falan yaptık. Bu duyuldu. Tam çıkacağız bizim basçı Kanöz; ”Ben AKM’de Devlet Memuruyum, başım belaya girer, bu geceye çıkmak istemiyorum” dedi. Orada, Derya diye bir arkadaşımız var kendisi gitarist, ona bas çaldırmaya karar verdik. Akşam bizim eve geldi, çalıştık. Davulda Filip var. Richard saksafon çaldı, bir de ben, 4 kişi çıktık. “Cezaevinde Bayram Görüşmesi” ile başladık. Yumuşak bir parça... “Hezarfen Ahmet Çelebi”yle biraz hareketlendik. “Şili’ye Özgürlük” derken “Acil Demokrasi”ye girince ortalık birbirine girdi. O geceye damgasını vuran şarkı oluverdi. En sonunda tekrar sahneye çağırdılar ve hep beraber okundu.

A: İlk çıktığınızda “Ne oluyor” falan gibi bir tepki oldu mu?
N.Y: Tabii oldu. Diğer çıkanlardan sonra biz o geceye heavy metal grubu gibi gelmiştik. İşte Filip’i bilirsin davula deliler gibi abanır. O gün de öyleydi. Gitarlar cayır cayırdı. Ama o soundla sen diyorsun ki, “En Peblo Unito“ arkadan gitarlar cayır cayır , ortalık kasıp, kavruluyor. Millete çok büyük bir etki yaptı. “Acil Demokrasi” de üzerine tuz, biber ekti. Konser sonunda, iki defa daha bütün katılanlarla birlikte bu parçayı okuduk. Ertesi gün bütün gazeteler bizden bahsediyordu. Ve işte “Uçtu Uçtu” albümünün çıkış aşaması olan “Yeni albüm ne zaman” soruları da başlamıştı. O arada Akın gruba gelmişti.


“Uçtu Uçtu” Ve Akın Eldes’in Gruba Katılışı
A: Akın’ın (Eldes) öncesinde kısa bir dönem, gitarist olarak Murat Net vardı galiba.
N.Y: Onu da esasında Murat Net’in disiplinsizliği yüzünden kazandık diyebilirim. Çalışma var gelmiyor. Ben İzmir’deyim diyor, bir bakıyoruz evinin ışıkları yanıyor. Gidiyorum kapıyı çalıyorum,”Hani sen İzmir’deydin” diyorum, “Ya boşver” falan diyor. Ben de baktım, bu iş bu adamla olmaz diyerek gitarist arayışına girdim. O sıralar Filip İstemeyen Dinlemesin adında bir grupla da çalıyor. Asım Can Gündüz, Akın da var grupta. Onları “Merhaba Bar” diye bir yerde dinlemeye gittim. Asım’dan fırsat buldukça Akın birşeyler çalıyordu falan. Sonra Akın’ı gruba çağırdık. Bizim evin altında, bodrumda çalışma yapıyoruz. Bir baktık Murat Net pişman olmuş, bizim kapıya dayandı. Ciddi ciddi bir arkadaşıyla beraber bizim evi bastı, “O gitsin ben çalacağım” diyordu. Bu sefer bana yaptığı şeyi ben de ona yaptım. “Hadi artık, sen treni kaçırdın” dedim. “Sen bizimle gazetelerde çıkan resimleri kes sakla, sonradan hatıra diye bakarsın” dedik ve yolları ebediyen ayırdık. İşte Akın’la yola devam ettik. Gene konserlerimiz arttı ve giderekte daha iyi çalmaya başladık.

A: Sonradan “Uçtu Uçtu” albümü geldi.
N.Y: O da kolay olmadı ; gene plak şirketi arar olduk. Gene aynı zorluklarla karşılaştık. O sıralar Ankara’dan “Ada Plak” diye birileri Unkapanı’na gelmiş. Orada bir büro kurmuşlar başına da Selahattin Bey diye gerçekten beyefendi bir adamı koymuşlar, ona gittik. O da Ankara’yı arayıp, “Bulutsuzluk Özlemi diye bir grup geldi, albüm yapmak istiyorlarmış”diye iletti. Bizi bir, iki hafta sonra aradılar ve stüdyoya girdik. Bu arada ben onlara ”Bakın biz artık tanınıyoruz. Bir parçamız çok meşhur oldu, ortam musait, 100-150 bin satarız” falan diyordum... Ama şimdi düşünüyorum da, bir hayli uçmuşum. 150 bin satmak o kadar kolay iş değilmiş. Böylece “Uçtu Uçtu” albümü çıktı. Sonra Hey dergisindeki eleştri yazılarını hatırlıyorum... Bayağı çok dinleyici mektupları geliyor. Dinleyici mektuplarından şöyle bir not aklımda kalmış ; “biz Bulutsuzluk Özlemi’ni çok severdik, yazık bunlar da elektronikleşip, poplaşmışlar, Mazhar Fuatlar’a benzemişler. Halbuki o ilk albüm bizim için ne kadar önemliydi. Biz güneş batarken, dalgakıranlarda onları dinlerdik” falan filan diye moral bozucu mektuplar vardı. Ben bunun böyle olmasının doğru olduğunu düşünüyordum. Sonra “Uçtu, Uçtu” albümü bu düşüncemi kanıtladı. Sonra albüm tutuldu ve iyi bir yol çizmemizi sağladı. Bize ilk zamanlar “elektronikleştiler” diye eleştiri yapanlara karşın, daha profesyonelce yapılmış bir albümdü. Hatta şimdi, bunun yeniden çıkışında da tekrar gözden geçirirken daha iyi gördüm.


Stadyum Konseri
A: Bu tip eleştiriler vakti zamanında Bob Dylan’ın elektro gitarı eline alışında da yapılmıştı.
N.Y: Eh bizimki de onun gibi bir şey oldu. İlk sahiplenenler, bizim o günkü gibi kalmamızı istediler. Fakat sonradan onlar da bu duruma alıştılar. O ilk dinleyici bizi “Uçtu, Uçtu”da dinledi. Bu arada biz Bodrum’a tatil günlerinde gidiyorduk. Orada da Yavuz Çetin’le karışılaştık. O da bir barda çalıyordu. Bana albümden bahsetti ve bilhassa ikinci yüz çok hoşuma gitti dedi. İşte o albüm bize birçok kapı açtı diyebilirim. Sonuçta o albümün bize sağladığı prestij sayesinde İstanbul Festivali’nde sahneye çıkan ilk Türk Rock grubu olacaktık. Türk grupları o festivale pek çıkmazdı. O sırada da bizim ikinci albüm, “Güneşimden Kaç” yeni çıkıyordu. Ben de, bir müracaat edeyim bakayım, dedim. Bir dilekçe yazdım, yeni albümü koydum, gönderdim.

A: Bu, stadyum konserinde çıktığınız zaman mıydı?
N.Y: Biz İstanbul Festivali için anlaşmıştık. Aradan bir iki hafta geçtikten sonra bize, Sting geliyor ve bir Türk grubu istiyordu, “ön grup olarak, çıkar mısınız?” dediler. Çıkarız dedik ama bunu önce açık etmedik. Bizim konserimizi etkilemesin diye. O stadyum konserinin olacağını konserin finalinde duyurduk ilk kez. O konserden bir hafta sonra da Sting’in konserinde açılış grubu olarak İnönü Stadyumu’nda çıktık.

A: Bulutsuzluk Özlemi eski alışkanlıkların tersine, toplumsal bakış açılı şarkılar yaparken hep şehirli kaldı. Oysa alışkanlık hep Anadolu ezgileri ya da saz kullanma üzerineydi. Daha yolun başındayken gelen eleştirilerden “Yahu şöyle bağlama kullanayım” ya da sentez yapayım dediğin oldu mu?
N.Y: Ben esasında saza falan karşı değilim. Mimar Sinan Güzel Sanatlar’dan mezunum. Bir çok sanatçı arkadaşım var... Bir çok hocadan ders almışım.Benim, sanat görüşü olarak, aslında her tür sentez, etnik müzikten yararlanma, evrensel bakış falan gibi konuları harmanlamış ve düşünenen bir yapım var. Ben hiç öyle bir ikileme düşmedim. Bir de, dünyadaki müziğin ulaşmış olduğu noktaları da bilen biriyim. Aşık Veysel’i bildiğimiz kadar Led Zeppelin’i de biliyorduk. Pink Floyd’u, Jethro Tull’u da biliyorduk. Ben, hani olmayan ve yapılması gerekli olan şeyler diye de düşünüyordum. Yani işte “Acil Demokrasi” şarkısı böyle çalınabilir diyordum. Çünkü bu dünyada başka insanlar da var. O çizgileri biliyordum yani. John Lennon örneği vardı. Ondan sonra “Biko” şarkısını söyleyen Peter Gabriel vardı. Sting vardı o sırada. Yani bunun dünyada da örnekleri vardı.

A: Senin bir de John Lennon sevgin var. Bu bazen eleştri konusu da oluyor. Kendini ona benzetiyor. Hatta onun parçalarından alıntılar bile yapıyor diyenler çıkabiliyor.
N.Y: Zaten bu işlere küçük yaşlarda merak sarıyorsun. Bu yüzden de idollerimiz oluyor. Şimdi baktığım zaman bunun hiç öyle zararlı birşey olduğunu görmüyorum. Mesela John Lennon da Bob Dylan’dan etkilenmiştir. İngiltere’de yeni yetme bir çocukken Amerikan siyahi blues ustalarına özenmiştir. Etki vardır ama istese de aynı şeyi yapamaz bence. Bu etkilenme taklit etme anlamına gelen bir şey değil. Ben de şimdi Aşık Veysel’in etkisi yok mu? Var. Geleneksel Türk Müziği’nin etkisi de vardır.


Bulutsuzluk Özlemi’nin Unutulmaz Elemanı : Akın Eldes
A: Bulutsuzluk Özlemi’nin 20 yıllık sürecinde çok eleman geldi geçti. Ama hem grupken hem de öncesinde yanında devamlı Sina Koloğlu oldu. Sina’nın bu kalıcılığının sebebi ne?
N.Y: Esasında üzüldüğüm olaylardan biri de Akın’ın (Eldes) bu grupta olmamasıdır. Benim hâlâ içimde bir ukte olarak kalan şeylerden biridir bu durum. Akın’ı bu grubun gerçek bir elemanı olarak görürüm, herzaman. Grubun bir kaç dönemi var. Birinci dönem davulda Filip, saksafonda Richard, bas gitarda Demirhan, Akın ve ben. Zaten Türkiye’nin bizi tanıdığı dönem budur. İkinci dönem; ilk kopmadan sonra Murat Tükenmez (bas), Cihangir (davul), Akın ve benim olduğum 4 kişilik dönem. Sina müzikten kopmuştu o dönemde. O 4 kişilik dönemde de Türkiye’ye daha çok yayıldı grup. Yani biz Açık Hava Tiyatrosu’nu doldurur hale geldik. Sonraki dönemde Utku Ünal (davul), Sunay Özgür (bas), Akın, Sina ve ben. Bu kadroda da en iyi performansları yakalamıştık. Akın sonrası dönemde ise Sunay’ın, kendi isteği ile ayrılmasıyla başlayan, yerine Oya’yı aldığımız çalkantılı devreye girecektik. Gitara Süleyman Bağcıoğlu’nu alacaktık ama albümde çalıp diğer anlarda bize uyum sağlamaması sonucu Serdar Öztop’u alıp yola devam etmemiz. Bu da dördüncü dönemdi. En sonda da şu anki kadromuzu oluşturduk.

A: Akın’ın ayrılışının nedenleri neydi?
N.Y: Yani şimdi bunun çeşitli nedenleri var. Aslında ben orada daha iyi bir liderlik yapabilseydim diye de düşünüyorum... Ayrıntılara teybi kapatırsak gireyim. (teyp kapandı ve açıklama yapıldı. Nejat ile Akın’ın arasında bir husumet olmadığını çok net olarak ben anladım. Size bunu söyleyeyim.) Bu grupta, ayrılmasına en çok üzüldüğüm adam Akın’dır. Ki onu ben hâla bu grubun bir elemanı olarak görmekteyim.

A: Peki Sina’nın kalıcılığı
N.Y: Şimdi burada, bir gruba bakarken o eleman nasıl çalıyor, ne kadar usta diye bakılır. Oysa grup, böyle bir şey değil. Bir sürü örnek grup var dünyada. Hepsinin bir tavrınınn ve sitilinin olması, o organizmada bir parça olması önemlidir. Bu açıdan baktığımız zaman herkesin Keith Jarreth falan olması gerekmiyor. Ve seyircinin de sahnede görmek istediği insanlarla bir grup vardır ; Onu gördüğü zaman kendine yakın hissettiği. Bütün bunların bir bileşkesi olması lazımdır, grubun. Sonra Sina’nın grupta hiç bir zaman kişisel sorun çıkardığı olmamıştır. Yani ben belki de bizim grupta kaprisi en az olan adam olarak Sina’yı gösterebilirim. Çok nadirdir yani, bir otelden falan şikayet etmesi. Yolculuktan, çekilen eziyetten hiç şikayetçi olmaz. Ben yoruldum demez. Sina, bulunduğu ortamda insanları güldüren, gevşeten, sadakat duygusu olan biridir.


Kentsel Söylem
A:80’lerin sonunda rock grupları genelde İngilizce okumaya başlamıştı. Bunun nedenleri arasında Unkapanı’nın albümlere olanaklar vermemesi ve hakim müzik ortamının rock’a yer vermemesinin payı da vardı. Gruplarda haliyle kendi dinleyicisi ile birlikte yaşamını sürdürüyordu. Türkçe yapan eski gruplardan Whisky ve Kramp dışında bir de siz vardınız. Neredeyse Türkçe Rock yapan kalmamıştı bile.
N.Y: Benim bu şarkıları yapmama neden olan etkenlerden biri de Bulent Ortaçgil’dir. Onun böyle şarkılar yapabildiğini görünce kendime güvenim geldi. İlk defa kentsel bir söylem görebilmem beni rahatlattı.

A: Bulutsuzluk Özlemi 20 yıl içinde yaptığı 5 stüdyo, 2 de konser albümüyle Türk Rock müziğinin toplumcu kanadını oluşturup, politik bir söylem geliştirdi diyebilir miyiz?
N.Y: Valla Bulutsuzluk Özlemi’nin amacının politik bir söylem ortaya koymakmış gibi gelmesi yanlış yani. Bulutsuzluk Özlemi’nin “PTT’nin Önünde Taksim’de” şarkısı da var, başka şarkısı da var. Hatta şu Marmara Etap’ın önünde işçiler grev yapıyordu, kızıl bayraklar falan ellerinde. “PTT’nin Önünde Taksim’de”de onlardan bahseden bir bölüm de vardı. “Karşıda çingeneler durur/Hele biraz daha ötede işçiler greve gitmişler/ Kırmızı bayraklar....” falan diye devam eden bir bölüm de vardı. Ama 1986 yılında o lafları söylemek sakıncalı olduğu için ben orayı değiştirmiştim. Yani ben orada çiçek satan çingeneleri gördüğüm gibi o sırada bir kızı bekleyen bir gençten bahsettiğim gibi grevci işçileri de katabiliyordum. Bu aslında toplumsal bir kesit oluveriyor. Böylece çağına da tanıklık etmiş oluyorsun. Köroğlu da “Tüfek icad oldu mertlik bozuldu” derken çağına tanıklık etmiş oluyor. O dönemin üretim ilişkilerini falan anlıyorsun. Hep Aşik Veysel’den örnek veririz işte; o da “Benim Sadık Yarim” derken gene önümüze böylesi birşey, bir dönem getiriyor. Bulutsuzluk Özlemi’ne baktığımızda da bu dönem ortaya çıkacak. Buna, daha sonra tarih süzgeçinden bakınca, net olarak ortaya çıkacak diyebilirim. Hatta bugün ipe sapa gelmez şeyler yazıyor diye düşündüğümüz insanların tümüne birden bir kategori oluşturursak, hiçlik dönemi, dejenerasyon dönemi falan denilecek. Toplum o zaman bu gibi şeylerden hoşlanıyordu deyip bunun sebeplerine gidilebilir ve yeni bulgular elde edilir. Yani yapılan bütün işler bir belge niteliği taşıyor. Bu tür şarkı sözleri rock müzikle olur muydu?. Tıpkı “Türkçe rock olur mu?” tartışması gibi. Şimdi düşünüyorum da bu kadar rahat sözler kullanılamazdı. Ne bileyim ben, çocukluğumdan aklımda kalan eski Türkçe bir sözcük ya da dua da giriyor, aynı şarkıda “Beynim Zonkluyor” da diyorum... “Bu şarkı, bu akorlar başka türlü olmalı mıydı” da diyorum. Yani beynim ne çıkarıyorsa o sırada, oraya koyuyorum. Mesela bir parçada “Kravatım olmadı hiç” diyorum. “Kravat” lafı Türk Pop Müziği’nde kullanılmazdı. Bütün bunlar toplumda benzer çelişkileri yaşayan insanları da, onlar az sayıda olsa da, toplumun geneline göre, etkileyebiliyor. O yüzden şimdi görüyorum ki; Bulutsuzluk Özlemi kalıcı hale geldi, herhalde. Yani kentsel bir kültürün ortaya çıkmasında ve bunun formasyonunun da rock olarak dünyadaki müzikler gibi olmasında da etken olabildik gibime geliyor. Bu konuda yol açıcı ve cesaret verici olduk. Ben bunu daha önceden telaffuz etmezdim ama şimdi söyleyebiliyorum. Bugün Mor ve Ötesi’nin albümündeki bakış açısı önemlidir. Belki onların önünde Bulutsuzluk Özlemi gibi örnekler olmamış olsaydı veya Bulutsuzluk Özlemi’nin de öncesinde yararlandığı örnekler olmasaydı böyle çalışmalar ortaya çıkmazdı. Bu gün Türkiye’deki Rock Müziği’nde böyle bir sorunun tamamen aşıldığını ve kalmadığını görüyorum. Bir sürü grup var ve bir sürü grup da kendi içinden geldiği gibi, kendi tavrını ortaya koyabiliyor. Diyelim ki, bir kadın rockçıysa, kendi çığlığını ortaya koyabiliyor. Kısacası; kendi müzikal ve anlatımsal tavrını ortaya koyabilme açısından bir rahatlık dönemine geçildi diyebilirim. Bir hayli de kitlesellik kazanan bir müzik haline gelebildi. Tabi bunda dünyadaki iletişimin çok gelişmiş olmasının da payı büyük. Arabesk motifli şeyler öncelikle kendine alan buluyor, daha da fazla bulabilir yani. Ama onun yanı sıra, bu, yeni rock müzik de kendine bir kitle oluşturuyor. Geçenlerde mermer işçisi olan bir adam, “Abi, yahu benim oğlan Ceza dinliyor, dinlesin mi abi, ne diyorsun” falan diye şikayet ediyordu. Üstelik bunu benim gibi bir Rock müzisyenine sorabiliyordu. Oysa onun oğlu bundan 20 sene önce dinlese dinlese Ferdi Tayfur dinlerdi. İşte oradan bu noktalara geldik. Çünkü o mermer işçinin oğlu kentte doğmuş, büyümüş, artık, babasından farklı olarak, yeni arayışlar içine girmiş. Bu kent kültürünün harmanlandığını ve yeni sentezlere doğru gittiğini de gösteriyor.


20 Yılın Profili
A: Her Bulutsuzluk Özlemi albümü bir öncekini aşan ve çıtayı daha da yukarlara alan bir havada çıkıyor. Böylesi bir durum bir sonraki albümde de korku yaratmaz mı?
N.Y: Benim hocam bir yerde Beatles olduğu için, bende onların her albümde farklı bir lezzet yakalayabilmelerini örnek aldım. Elbette onların yaptığı Beatles müziğiydi ama her albümde farklı bir lezzeti sunabildiler. Bu dikkatimi çekmiştir ve ona dikkat etmeye çalışmışımdır. Ama devamlı arayış içinde olmam gruptaki arkadaşlarımı bile bazen kızdırıyor. Bilhassa son yıllarda.

A: Yeni Bulutsuzluk albümü bu yüzden mi gecikiyor?
N.Y: Şimdi, aslında biz yeni albüm için bir kayıt yaptık. Yazsonu bunu çıkartacağız. Hani bunun nasıl birşey olduğuna insanlar dinleyince karar verecek.

A: Açık söylemek gerekirse yeni albümde acaba ne olacak sorusunu daha da merak ediyor insan. Yeni albümde ne ile karşılaşacağız?
N.Y: Bulutsuzluk Özlemi albümleri her zaman bu beklentiyi yaratttı. Bu da bizim kendimize biraz övünç payı diyebileceğimiz şeylerden biri. Yani “ne yaptılar acaba?” diye bir beklentiyi her zaman yaratmıştır. Ben şimdi ne yaptığıımızı bilmiyorum, açıkcası. Şarkılar bitti, enterasan şarkılar var. Farklı olduğu kesin.

A: Bulutsuzluk Özlemi’nin tarihi içinde dinleyici profili nasıl oldu. Çok eski grup olmanıza rağmen genç kuşak tarafından da takip edilmeye devam ediyorsunuz.
N.Y: Bizim grupta ilginç durumlar oldu. İlk başta bizi Üniversite son sınıf ya da bitirmiş tipler dinliyordu. Sonra Üniversiteliler dinledi. “Güneşimden Kaç” albümünden falan sonra da liseliler dinlemeye başladı. “Yaşamaya Mecbursun”da, albümün daha akustik olması sebebiyle daha geniş kesimlere ulaştık. Bu albüm satışlarından da belli oluyordu. Ardından da “zınk” diye bir “Yol” albümü geliverdi. Açıkcası “Yaşamaya Mecbursun”dan sonra şımarsak, şımarabilirdik. El üstünde tutulduğumuz bir dönemdi. Ama bunun ardından herkesin algılamasının zor olduğu, hazmı kolay olmayan “Yol” albümünü yaptık. “Özgürlük Emek İster”, “Kuzuların Sessizliği” gibi parçaların olduğu, gözünü budaktan esirgemeyen şarkılar vardı. Şimdi de dinlediğimde müzikal olarak yüksek noktalarda olduğunu görüyorum.

A: 20’inci yıl nedeniyle şu günlerde çıkan üçlü “Box”, yani senin deyiminle ve doğru tanımıyla “Üçlü Kutu” için tekrar indirgeme işlemlerine girdiğinde neler hissettin?
N.Y: “Üçlü Kutu” için tekrar mastering çalışmalarına girdiğim zaman “Yol” albümünde yakaladığımız şeyleri görüp, ben de şaşırdım. O esnada eski günlere gittim tekrar. Mesela şimdi “Güneşimden Kaç” albümümüzde böyle gitarla, saykodelik seslerle şarkılar birbirine geçiyor falan. Aslında onların kanal kayıtları da duruyor yani şöyle yeniden bir mix yaparak da bir çalışma olabilir.

A: Peki ilk albüm bu kutuda neden yok?
N.Y: Bizim basçı arkadaşımız Burak Güven’in de ilk tepkisi bu oldu açıkcası.

A: Bu albümü bugün bulmakta zor. O gün kaset formatında alanların da saklayabilmesi çok zor ve CD formatında böyle bir kutuda karşılaşmaları iyi bir sürpriz olacaktı doğrusu.

N.Y: İlk albüm, çok kötü şartlarda ve aceleyle yapılmıştı. Ama insanların hâlâ hafızasında ve sevimli şarkılar olduğuna da herkes hem fikir. Biz tanınır hale geldikten sonra tekrar kaydedelim mi diye de çok düşünmüştük. Bana o albümü bir daha kaydetmem çok söylendi. Sonra ben de bir daha düşündüm, o albümün bir havası var ve kendine özgü. Mikrofonundan, stüdyo akustiğinden bilmemnesine kadar. Orada Yamaha elektronik piyano vardı.Böyle hafif telleri de olan falan. Onun verdiği etkiyle falan yapılan birşey var. Bir kere o koku hiç bir zaman olmayacak. Tabi daha sonra ben daha iyi söylerdim, daha iyi bir prozodi olurdu. Bazı yerleri değiştirebilirim, daha iyi çalınabilir ama bir de düşündüm ki Bob Dylan da “Blowing In The Wind” şarkısı var. Herif bir gitarla çalıp, söylemiş yani. Onu tekrar stüdyoya girip, çalabilirdi. Dokunmamak daha iyi.


“Atları da Vururlar” Filmi Gibi
A: 20 yıl öncekine göre toplumsal ortamımızda da farklılıklar var. Artık muhalif kanatta bulunanlar bile farklı farklı kulvarlarda. Örneğin bir kısım insanlar Avrupa merkezli, bir kısmı ise ulusalcı olarak muhalif kanatta yeralıyor. Artık eskisi gibi ortak muhalif sesler çıkmıyor. Bu sizin bakış açınıza ya da anlatımınıza olumlu ya da olumsuz etki edebilecek mi?
N.Y: Türkiye’nin şu anda gelmiş bulunduğu noktada büyük ana kitlenin politikadan kopuk olduğunu düşünüyorum. Ve medyanın, holdinglerin yani büyük sermayenin eline geçmesinden dolayı halkın kapitalist çıkarlara uygun bir şekilde bilgilendirildiğini söyleyebilirim. Bu yüzden de “binmişiz bir alamete, gidiyoruz garabete” durumu var. Hani ekonomik bunalım dönemlerinde Amerika’da “Atları da Vururlar” diye bir film vardı ya, Jane Fonda’nın falan oynadığı... İnsanlar büyük bunalımda, issizlik ve parasızlık sonucu. Bir dans yarışması yapılıyor, kim daha uzun dans ederse, ödül kazanacak. Filmin sonunua doğru dans eden çiftlerden biri diğerine diyorki ; “Vur beni”. Çünkü atlar yaralandığı zaman yaşama şansı yoktur ve acı çekmesin diye vururlar. Kız da “Ben yaralıyım.vur beni” diyor. O sahne gibi, bugün öyle bir sis perdesi getiriliyor ki insanların önüne, yani emeklilerin maaşından parayı tırpanlıyorlar. Adam 600 milyon maaş alıyorsa, 525’e düşürüyor. Fakat kimseden ses yok. Yürüyüş yapan yok, bilmem ne yapan yok. Fransa’da son üç ayda gençlerin ve kitle örgütlerinin neler yaptığını gördük. Bunların sağlıklı bir toplumda olması lazım. İngiltere’de de Thetcher “kelle vergisi”ni koyduğu zaman “London Is Burning” diye şarkı yapmasına neden oldu The Clash grubunun. Yani, bizde kapitalizmin ilkel dönemlerine özgü tek taraflı beyin yıkama dönemi yaşanıyor. İletişim araçlarının tekelleşmesini engelleyici kanunların gelişmiş ülkelerde olduğun biliyoruz. Türkiye’de ilkel kapitalizmin olduğunu söylemem de bu zaten, böyle bir yasanın olmaması. Sendikaların dumura uğratılması... Halkı hem ekonomik hem de beyinsel açıdan koruyabilecek kurumların, örgütlenmelerin sayısının azaldığını görüyoruz bugün. Sonuçta bu kitlelerin daha da aptallaşmasına neden oluyor. Mesela her akşam dizi ve BBG Evi programını seyreden bir insandan daha fazla da birşey bekleyemezsin. Onu borçlandırılar, taksit ödemek için ömrü geçer, haberi olmaz ve bu düzen sürer gider. Böyle olunca da senin yazdığın ve ortaya koyduğun şeyler ona ilginç bile gelmeyebilir. Ne dediğini bile anlamayabilir. Böyle bir gidişat var aslında. Ama Türkiye’de genel durumun dışında bir kurtuluş umudu her zaman sözkonusu olmuştur. O yüzden de burayı potansiyeli olan bir ülke olarak görüyorum. Evet herkes ağız birliği etmişcesine bir şeyi beğendiğini söyleyebilir ama onun yanlış olduğunu söyleyen insanlar da çıkacaktır. Mesela “Galataport”u büyük bir proje gibi ortaya çıkaranlar olduğu gibi buna karşı koyanlar da var. Medya tek yanlı bir yayın yapmış olsa bile başka kanallardan da olsa karşı çıkanlar var.



31 Temmuz Pazartesi gecesi gerçekleşecek olan “Bulutsuzluk Özlemi 20 Yıl Konseri”nde Zuhal Olcay, Şebnem Ferah, Duman, Mor ve Ötesi, Aylin Aslım ve Cahit Berkay gibi isimler de konuk olup, bu kutlamaya katılacakmış. Onların yorumuyla Bulutsuzluk şarkılarından bir tanesini dinlemek güzel ama grubun eski gitaristi Akın Eldes’in de o gece katılıp, bir parçayı (Özellikle de ‘Beynim Zonkluyor’ olabilir) Bulutsuzluk’la birlikte yorumlamasını çok isterdik. 21.30’da başlayacak konserin yapılacağı yer de anlamlı; Harbiye Açıkhava Tiyatrosu. Tıpkı eski günlerdeki gibi.

Söyleşi : APTÜLİKA

Aptülika'nın Bulutsuzluk Özlemi duvarkağıdını indirmek için tıklayın




© 1998 - 2006 RockBank
RockBank'de yer alan materyaller kaynak ve adres gösterilmeksizin kullanılamaz.